1 Nisan 2017

Adolf Hitler‘in Viyanası

TOPLUM Gazetesi, Nisan 2017
 AHMET ARPAD

Viyana'ya trenle gelip de Batı İstasyonu'nda adımınızı kente attınız mı kendinizi günümüzde değil onlarca yıl geride hissedersiniz. Gerek istasyon ve çevresi gerekse kentin merkezine doğru uzanan Mariahilfer Caddesi ve ona açılan sokaklar düşlediğiniz, filmlerden tanıdığınız romantik Viyana değildir. Genç Adolf Hitler, Viyana'nın bu semtine adım attığında 16 yaşındaydı. Doğup büyüdüğü küçük kentin sıkıcı havasından kurtulmak, başka şeyler görmek, yaşamak istiyordu. Dul annesinin verdiği cep harçlığı ile Viyana'da haftalar geçirdi. İnsanların çokluğu, geniş bulvarlar, binlerce otomobil, kamyon ve fayton onu şaşkına çevirdi. Viyana'nın tarihi yapılarına, kiliselerine, müzelerine, kahvelerine hayran kaldı. Başkentin cadde ve sokakları ışıl ışıldı. Evleri de elektrikle aydınlatılıyordu. Kavgacı babası öldüğünde Adolf 13 yaşındaydı. Ertesi yıl notları kötü olduğu için Linz ortaokulunu terk etmek zorunda kalmıştı. Annesine çok bağlıydı, babasını ise hiç sevmemişti.

Toplumun dışlamış olduğu insanlar
Amacı sanatkâr olmaktı! Güzel Sanatlar Akademisi'nin sınavlarına girmek için Linz'den Viyana'ya gelen genç Adolf istasyon yakınında, Mariahilf Caddesi'ne açılan Stumpfergasse 31 numarada, karanlık arka avluya bakan bir odaya yerleşir. Odasının penceresinden gökyüzü görünmez. Akademiye giriş sınavlarını başaramayan delikanlı, operadaki Wagner oyunlarını kaçırmaz. Kısa süre sonra Stumpfergasse'deki odasından ev sahibine borç takarak ayrılır ve birkaç sokak ötede, Felber Caddesi 22 numaradaki bir pansiyona yerleşir. Annesinin yolladığı harçlık ve çizdiği kartpostalları satarak geçinmeye çalışır. Sınavları da bir türlü başaramamaktadır. Birkaç ay sonra kaldığı pansiyondan da ayrılır. O günden sonra genç Adolf orada burada konaklar. Kimi zaman bir oda kiralar, kimi zaman pansiyonlara gider, kimsesizler ya da erkekler yurdunda da yatıp kalkar. Bu zor yaşamı tam 3 yıl sürer. Toplumun dışlamış olduğu insanlar arasında geçirdiği yaşam, genç Adolf'un politik dünya görüşünü giderek etkiler, onu radikalleştirir. Başarısızlığının ve sorunlarının nedenini kendinde değil başkalarında aramaya başlar. Suçladığı bu insanlar Adolf'un gözünde düşmanlarıdır. O yılların Viyana'sında Yahudi düşmanlığı başını almış gitmektedir. Adolf, çevresinin de etkisiyle çok kitap okumaya başlar. Çoğu antisemit içerikli, Yahudi sermayesinin gücünü anlatan kitaplardır. Günü gününe yaşayan, para sıkıntısı çeken, dostları toplumun ittiği insanlar olan bu genç için "tehlikeli" şeylerdir okuduğu kitaplar. "O yıllarda okuduklarım bugünkü bilgimin temelini oluşturmakta" diye yazar ileride Kavgam'da. İdeolojisinin temellerini Viyana yaşamında atar. Aşırı nasyonalist gazete ve dergilerde yazanları yutar. Bu arada Birinci Dünya Savaşı'yla ülkede monarşi sona ermiş, onlarca yıldır bir arada yaşayan etnik toplumlar bölünmüş, milliyetçilik ruhu kendini göstermeye başlamıştır. Artık Çekler, Polonyalılar, Macarlar ve Sırplar birbirlerini düşman görmektedir. İşte bu ortamda kavrulur genç Adolf! 14 Mart 1938'de Viyana'ya döndüğünde o artık gözü kapalı peşinden gidilecek bir "Führer"dir. Kahramanlar Alanı'nda coşkulu yüz binlere konuşur. Viyana'yı Türk işgalinden kurtarmış olan Prens Eugen'in heykelinin arkasındaki dev balkondan haykıran Hitler'i zavallı halk kös kös dinler! Aradan neredeyse 80 yıl geçti. Kıtamız batısından doğusuna yine ‘küçük insan'ı kandıran radikalçilerin elinde!

18 Mart 2017

Stefan Zweig, insancıl yazar

İnsan BU Edebiyat Dergisi, 18 Mart 2017

20. yüzyıl Alman dili ve edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Stefan Zweig'ı, 75. ölüm yılında, sayısız yapıtını dilimize kazandırmış Sayın Ahmet Arpad’ın satırlarıyla anıyoruz.

AHMET ARPAD


Bundan 75 yıl önce, 23 Şubat 1942 tarihinde Brezilya’nın dağ kasabası Petropolis’te intihar eden Stefan Zweig yaşamı boyunca sadece sürekli yeni eserler yaratmamış, politik görüş ve davranışlarıyla politikacılara karşı bir düşün savaşı da vermişti. O, Avrupa kültürüne ve hümanist bir dünya görüşüne inanırdı. Bu nedenle Avrupa'nın 20. yüzyılda içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü dayanılmazdı. Daha genç yaşlarda toplu şiirleri yayımlanan, deneme kitapları ve nuvelleri basılan Stefan Zweig’ın yapıtları kısa sürede büyük ilgi çekti, yeni baskıları yapıldı. 1919 yılında eşi Friderike’yle Viyana’dan Salzburg’a taşındı. Zweig’la evlenmek için ilk eşinden ayrılan Friderike evin onarımından sekreterliğe kadar birçok işin üstesinden geliyordu. Stefan Zweig da bir yazar olarak özgürce yaşamasını sürdürdü, sık sık yolculuklara çıktı. Gittiği her yerden Friderike'ye mektuplar yolladı.

Yazarın altmış bir yıllık yaşamında 1924-1933 arası yılların olağanüstü bir yanı vardır. Zweig'ın ünü o yıllarda dünyanın dört bucağına yayılmakta, öyküleri, biyografileri, denemeleri, romanları sadece Amerika ve Avrupa'da değil Asya'da da büyük ilgi görmekteydi. Çıktığı yolculuklar arttı, her ülkede dostlar edinmeye başladı. Avrupa kültürü yoluyla daha iyi bir dünya amacını gerçekleştireceğine inanmaktaydı. Ancak 1933'te Almanya'da diktatör Hitler‘in işbaşına gelmesiyle bütün düşleri karmakarışık oluverdi. Aydınlar ve sosyalistler tutuklanıp kamplara atılırken, sokaklarda yığın yığın kitaplar yakıldı. Yakılan kitaplar arasında onun da eserleri vardı. Stefan Zweig'ın adı "safkan olmayan insanlar" listesinde yer aldı, eserleri yasaklandı. Mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona erdi. Tedirginlikleri giderek arttı. Anadiliyle eserler vermek olanağının azalmakta olduğunun farkındaydı. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını zamanla yitireceğini de biliyordu.

Hitler'le gelen bunalım
Özgürlük düşkünü Zweig için tek çıkar yol ülkesini terk etmekti. Bir süre için İngiltere'ye yerleşti. Ancak kendini burada da rahat hissetmedi. 1938 yılında eşi Friderike'den boşandı. 13 Mart 1938'de Hitler'in Viyana'ya girmesiyle anavatanı Avusturya politika haritasından silindi. Yarım yüzyıl boyunca kendini bir dünya yurttaşı sayan Stefan Zweig artık "vatansız kişi"ydi. O, Avrupası'nı yitirmişti. Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler'in güçlenmesi Stefan Zweig'ı daha çok bunalımlara soktu. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği "kültür Avrupası" düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştı. 1940'ta İngiliz vatandaşı oldu ve ikinci eşi Charlotte Altmann‘la Brezilya'nın Petropolis dağ kasabasına yerleşti. Ancak orada da mutluluğa erişemedi. Yorgun ve bezgindi. 17 Eylül 1941'de ilk eşi Friderike'ye şu satırları yazdı: "Burada Avrupa'yı unutabilirsem, evimi, kitaplarımı ve her şeyimi yitirdiğimi aklımdan çıkarabilirsem, üne ve başarıya boş verebilirsem, Avrupa'da insanlar açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken bu Tanrı bağışı ülkede yaşayabilmek iznine kavuştuğumdan ötürü mutlu olurdum... Fakat Avrupa'dan gelen haberler çok korkunç. Dünyanın bugüne değin görmediği dehşetler dolu bir kış yaşayacağız. Önümüzdeki aylarda otobiyografimi bir gözden geçireceğim..."

Savaş karşıtıydı
O, Avrupa kültürüne ve hümanist bir dünya görüşüne inanırdı. Avrupa'nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve hayal kırıklıkları nedeniyle 1942 yılında 22 şubatı 23 şubata bağlayan gecede karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Türkiye'de en çok okunan yabancı yazarlardan biri olan Zweig'ın, Yıldızın Parladığı Anlar, Dünün Dünyası, Amok Koşucusu, Satranç, Rotterdamlı Erasmus, Joseph Fouche, Sabırsız Yürek, Balzac gibi çok sayıda eseri dilimize çevrildi. Stefan Zweig'ın yaşam öyküsü olan "Dünün Dünyası" eserinin (Türkçesi: Burhan Arpad) son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır." Petropolis’te yaşamına son veren Stefan Zweig’ın, dünyadaki bunca acının ardından artık sabahı bekleyecek gücü kalmamıştı... İnsancıl ve savaş karşıtıydı Stefan Zweig. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. "Savaşlardan nefret ederim," derdi. "Savaşlar yüz binlerce çocuğu öksüz bırakır. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez.“ Dünün Dünyası'nda 1920'li, 1930'lu Salzburg yıllarını: „Sanatla doğanın iç içe olduğu o günler ne zengin, ne renkliydi!" diye anlatır. "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o yıllarda. Fakat sonra, hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik..."

Umut yazarı Zweig
İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Stefan Zweig, Freud psikoanalizini uyguladığı öykülerinde olay ve kişi davranışlarını, kişilerin düşün dünyalarını, en önemsiz sayılabilecek ayrıntılara kadar işlerken yalın bir lirizm, vurucu bir gerilim sağlamayı ustalıkla başarır. Anlattıkları çoğu kez onun psikolojik - edebi deneyimleri, kişi olarak yaşadıklarıdır. Kimi yapıtında karşımıza çıkan alışılmamış kişilikteki insanlar ise yazarın gözüpek heveslerini kamçılayarak onu yaratıcılığa sürükleyen karakterlerdir. Stefan Zweig yapıtlarında bir şeye hep sadık kalır: Doğruya ve insancıllığa dikkatimizi çeker, karşıtlar arasında aracı rolünü üstlenir. Okurunu inandırıcı gücüne, anlatımı ve diliyle ulaşır. Zweig iyimserdir, o bir umut yazarıdır. Özellikle öyküleriyle okuru hep yüreklendirir, ona yaşama sevincini götürür.

I. Dünya Savaşı‘nın yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından görmüştü. İnsanların kurtuluşu, mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün kurtarılması gerekliydi. Zweig'a göre liberal toplum düzeni toparlanmalı, insanlar yanlışlardan dönmeli ve böylece daha iyi yarınlara ulaşmalıydı. Bunun için de en başta Avrupa aydınları ve sanatçıları aralarında anlaşmalı, işbirliği yapmalıydı. Bütün ülkelerde generaller sadece taş anıtlar olarak akıllarda kaldığı gün insanlar özgür ve mutlu olacaktı. Dünya politikası 1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle karışır, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Yakın dostu Joseph Roth o yıl Zweig’a şöyle yazar: “Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak...” Aradan daha birkaç ay geçmeden kitapları yakıldı, dostları Almanya’yı terk etmeye başladı. Zweig’ın mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona ermişti. Sevdiği Salzburg’dan ayrıldı, villasını biraz da Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kaldı. Haymatloz olması ona pek ağır gelmişti. “Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamaz” diyen Zweig, 26 Mayıs 1940’ta günlüğüne şu notu düşer: “En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması.” Zweig'ı bunaltıp tedirginleştiren olaylar giderek artıyordu. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını yitirmişti. Ünlü şair ve yazar yakın dostları, vatanlarından uzak bir hastane köşesinde, ya da bir otel odasında ölüyor, canlarına kıyıyordu. Tüm Avrupa Nazilerin elindeydi. Zweig yorgun ve bezgindi. O günlerde dostu Felix Braun'a yolladığı bir mektupta şöyle dedi: “Artık Alman dilinde yazamayacağız, çünkü basmayacaklar.“

Onlarca yıl sevmiş olduğu dünyanın kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğine artık inanıyordu. Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler'in güçlenmesi, iç huzurunu bir Brezilya‘da arayan Zweig'ı daha çok bunalımlara soktur. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği ''kültür Avrupası'' düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavradı. Franz Werfel'e yolladığı son mektupların birinde çok kötümserdi: „Dünyamızın yıkımı bütün hızıyla sürüp gidiyor. Savaşın bombalarıyla çöken her evle ben de çöküyorum.“ Bu hümanist insan için savaş bir dünya cehennemiydi. Stefan Zweig’ın yaşamına son vermesinin ardından: "Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi..." diye oldukça üst perdeden yazmıştı Hitler yandaşı Salzburg Eyalet Gazetesi.

Dayanılmaz baskılar
Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig’ları ölüme sürüklemiştir! Barışın ve  iyiliğin üstünlüğünü hep umut etmiş olan Stefan Zweig nasyonal sosyalizmin ve Hitler diktatörlüğünün kurbanı olmuştu. „Bir yazar, sansür yaşamadığı sürece inandığı yolda yürümek zorundadır… Bitkiler gibi insanlar da uzun süre köksüz yaşayamaz…" diyen dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında yazar ve düşünür kişiliğini yitirip ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Zweig’a göre bir yazar, sansür yaşamadığı sürece inandığı yolda sürekli yürümelidir. Ünlü "Berlin-Aleksander Alanı" romanının yazarı Alfred Döblin, Hitler diktatörlüğü yıllarında söylediği: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar" sözleriyle ezilmek istenen Zweig ve dostlarına destek olmak istemişti. Avusturya’nın bu en ünlü yazarının özgürlükçü görüşleri huzursuz yüzyılımızda her zamankinden daha çok geçerli!

20. yüzyılın bu insancıl ve savaş karıştı edebiyatçısının büstü Salzburg'da, Kapuziner manastırının önünde biraz hüzünlü, biraz düşünceli karşıdaki villasına bakıyor...

1 Mart 2017

Stefan Zweig bir umut yazarıdır

TOPLUM Gazetesi, Mart 2017
AHMET ARPAD

Bundan tam 75 yıl önce, 1942 yılında, 22 şubatı 23 şubata bağlayan gecede karısı Lotte ile birlikte Brezilya’nın dağ kasabası Petropolis’te yaşamına son veren Avusturya’nın en ünlü yazarı Stefan Zweig  Avrupa kültürüne ve hümanist bir dünya görüşüne inanırdı. Avrupa'nın 20. yüzyılda içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü dayanılmazdı.  Türkiye'de en çok okunan yabancı yazarlardan biri olan Zweig'ın, Yıldızın Parladığı Anlar, Dünün Dünyası, Amok Koşucusu, Satranç, Rotterdamlı Erasmus, Joseph Fouche, Sabırsız Yürek, Balzac gibi çok sayıda eseri dilimize çevrildi. Stefan Zweig'ın hayat hikâyesi olan "Dünün Dünyası" eserinin (Türkçesi: Burhan Arpad) son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır."   İnsancıl ve savaş karşıtıydı Stefan Zweig. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. "Savaşlardan nefret ederim," derdi. "Savaşlar yüz binlerce çocuğu öksüz bırakır. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez.“

Zweig bir umut yazarıdır
Stefan Zweig’ın 1942 şubatında yaşamına son vermesinin ardından: "Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi..." diye oldukça üst perdeden yazmıştı Hitler yandaşı Salzburg Eyalet Gazetesi. Stefan Zweig, Freud psikoanalizini uyguladığı öykülerinde olay ve kişi davranışlarını, kişilerin düşün dünyalarını, en önemsiz sayılabilecek ayrıntılara kadar işlerken yalın bir lirizm, vurucu bir gerilim sağlamayı ustalıkla başarır. Zweig yapıtlarında doğruya ve insancıllığa dikkatimizi çeker. Okurunu inandırıcı gücüne, anlatımı ve diliyle ulaştırır. Zweig iyimserdir, o bir umut yazarıdır. Özellikle öyküleriyle okuyanı hep yüreklendirir, ona yaşama sevincini götürür.

1. Dünya Savaşı‘nın yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından görmüştü. İnsanların kurtuluşu, mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün sağlamlaştırılması gerekliydi. Zweig'a göre liberal toplum düzeni toparlanmalı, insanlar yanlışlardan dönerek daha iyi yarınlara ulaşmalıydı. Franz Werfel'e yolladığı son mektupların birinde çok kötümserdi: „Dünyamızın yıkımı bütün hızıyla sürüp gidiyor. Savaşın bombalarıyla çöken her evle ben de çöküyorum.“ Zweig yaşarken cehennemi yaşamıştı!

Rejimin dayanılmaz baskıları
„Bir yazar, sansür yaşamadığı sürece inandığı yolda yürümek zorundadır… Bitkiler gibi insanlar da uzun süre köksüz yaşayamaz…" diyen dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında yazar ve düşünür kişiliğini yitirip ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig’ları ölüme sürüklemiştir! Barışın ve iyiliğin üstünlüğünü hep umut etmiş olan Stefan Zweig Hitler diktatörlüğünün kurbanı olmuştu. Avusturya’nın bu en ünlü yazarının özgürlüklü görüşleri huzursuz yüzyılımızda her zamankinden daha çok geçerli! Ünlü "Berlin-Aleksander Alanı" romanının yazarı Alfred Döblin, Hitler diktatörlüğü yıllarında söylediği: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar" sözleriyle ezilmek istenen Zweig ve dostlarına destek olmak istemişti.

28 Şubat 2017

Savaş yıllarında edebiyatın geleceği

Öykülem Edebiyat Dergisi, Şubat 2017

Robert van Gelder’in Stefan Zweig’la Amerika’da yaşadığı aylarda yapmış olduğu bu röportaj New York Times’ın 28 Temmuz 1940 tarihli sayısında yayınlanmıştı. Ünlü yazar yaşamının son durağı olan Brezilya’ya yerleşmeden kısa süre önce o günlerde Avrupa’daki sanatçıların içinde bulunduğu zor koşullardan ve edebiyatı yakın gelecekte bekleyen olumsuz gelişmeler üzerine görüşlerinden söz ediyor.

"Sanatçının dünyasına saldırdılar, onu yaraladılar." Stefan Zweig sol elini yumruk yapıp göğsüne birkaç kez vuruyor. "Konularımız artık bize uzak kaldı. Değişiyor onlar. Bir erkekle bir kadın tanışıyor. Birbirlerini seviyorlar. Aralarında aşk yaşıyorlar... Böyle şeylerle artık ilgilenen yok. Belki yine bir gün gelecek, bu gibi konulardan söz edebileceğiz. Fakat şimdi mümkün değil, anlamı yok... Son aylarda yaşananlar yakın gelecekte Avrupa edebiyatına onulmaz zararlar verecek. Her türlü yaratıcı çalışmanın en önemli temeli iç huzurudur. Ancak günümüz Avrupası’nda hiçbir sanatçı huzur içinde çalışamıyor. İnsanlığın bir deprem yaşadığı günümüzde edebiyatçılar nasıl iç huzurunu bulsun? Avrupa’da birçok edebiyatçı kendine göre ‘savaş görevi’ yapıyor. Vatanlarını terk etmek zorunda bırakılanlardan bazıları başka ülkelere sığındı, bazıları ise huzursuz, ülkeden ülkeye gidiyor. Evlerinde, masalarından kalkmadan çalışmalarını sürdürmek şansında olanlar da var. Ancak günümüzün kargaşa dolu yaşamından onlar da kendilerini kurtaramıyor. Dünyamız alevler içindeyken biz edebiyatçıların her şeyle bağlantımızı kesip kendimizi geri çekmesi artık mümkün değil. İrwin Edman’ın da söylediği gibi fildişinden güzel kulemiz bombalardan zarar görmeye başladı. Elimizde değil, hep yeni haberler bekliyoruz. Gazete sayfalarını karıştırıyoruz, her saat başı radyomuzu açıyoruz. Yakın akrabalarımızı ve dostlarımızı merak  ediyoruz. Biri kaçış yolunda, öteki işgal edilmiş bir ülkede evsiz barksız, bir başkası enterne kampında, özgürlüğünü bekliyor. Sığınacak dost bir ülke arayanlar konsoloslukların kapılarını aşındırıyor, yalvarıp yakarıyor. Kendini sığınacak bir limana atmış olana yalvarı dolu mektup ve telgraflar yağıyor. Bugünlerde bizler yüzlerce başka yaşam da yaşıyoruz."

Stefan Zweig, yabancı topraklarda özgür yaşamı engelleyen değişik nedenlerden, çalışmayı sürdürebilmek için gereken bilgilere ulaşamamaktan da söz ediyor:
"Tam yirmi yıldır üzerinde çalıştığım bir yapıtı artık bitirmeyi düşündüğüm aşamada bu amacımdam vazgeçmek zorunda kaldım. Büyük usta Balzac’la ilgili bu yapıtı sona erdirememin nedeni, Chantilly Kütüphanesi’nin kapılarını kapatmış olmasıdır. Bana gereken Balzac arşivi onlarda, fakat savaş boyunca bilinmeyen bir yere götürüp saklamışlar. Başka bir sorunum da, sansür nedeniyle kütüphanemdeki yüzlerce, binlerce notumu beraberimde götürmeme izin verilmedikleridir. Benim bu yaşadıklarımı günümüzde sayısız ülkede binlerce sanatçı ve bilim adamı da yaşıyor, daha yıllarca da yaşayacak. Böyle anlarda yitirilen iç huzuru, kusursuz bir çalışmayı, başarılı bir yapıtın ortaya çıkmasını engelliyor. Bütün bunlardan yaşam ve düşün dünyamız onlarca yıl olumsuz etkilenmeyecek mi? "Yürek Çöküntüsü" romanımı bitirdikten sonra yeni bir romana başlamak için hazırlıklar yapmıştım. Ancak savaşın başlamasıyla böyle yapıtları kaleme almayı şimdi çok anlamsız buluyorum. Şu günlerde bende roman kahramanlarının kişisel psikolojik sorunlarıyla ve yazgılarıyla ilgilenmek cesareti yok. Günümüz sorunlarının dışına çıkan her türlü konu kanımca yersiz."

Stefan Zweig, tanıdığı bir çok edebiyatçının aynı sorunları yaşadığını, Paul Valery, Roger Martin du Gard, Georges Duhamel ve Jules Romains gibi tanışlarının kendilerini günlük olağan çalışmalarına vermekte zorluk çektiklerini söylüyor.

"İçinde bulunduğumuz şu zor yıllarda edebiyat çalışmalarına her zamanki gibi devam ettiğini söyleyecek yazara ben şüpheyle bakarım. Yaşadığı kent kuşatılmış olmasına karşın rahatça çalışmalarını sürdüren matematikçi Arşimet gibileri bugün yok. Edebiyatçı ve sanatçılar yaşadığımız çağda kendilerini çevrelerinde olup bitenlerden soyutlayamaz, onlar hemcinslerinin yazgıları ve acılarıyla ilgilenmek zorundadır."

Stefan Zweig ayağa kalıyor. Odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürüyor, heyecanlı konuşmasını sürdürüyor. Zweig’a göre bu savaştan sayısız deneyimlerle çıkacak düşün adamları ve sanatçılar ilerde onları yapıtlarında kullanmak zorundaydılar.

"Günümüzde bir gemiyle seyahat ederken, bir seyahat acentasının veya konsolosluğun kapısında kuyrukta beklerken maceracıların, yollarını şaşırmışların anlattığı yaşam öyküleri, en az Odysseia destanında anlatılanlar kadar ilginçtir. Günümüzde hayır kurumlarının, Society of Friends veya Londra’daki İngiltere İçişleri Bakanlığı’nın dolaplarında duran, mültecilerin belgelenmiş öyküleri günün birinde tek kelimesini bile değiştirilmeden kitaplaştırıldığında kanımca Jack London veya Maupassant’ın yapıtlarından kat kat daha heyecan verici yüzlerce ciltlik dev bir yapıt ortaya çıkacaktır. Son bir yılda insanların yaşadığı krizler dört yıllık 1. Dünya Savaşı’nda yaşanmamıştı. İnsanlar hiç böylesine bir baskı altına girmemiş, yaşamları hiç bu kadar korku dolu olmamıştı. Sanat günümüzde çözülme aşamasında."

Stefan Zweig önümüzdeki yıllarda Avrupa’da kurgusal ve yaratıcı bir edebiyattan çok belgesel bir edebiyat oluşacağına inandığını söylüyor. 

"Bizler şimdiye kadar gerçekleşmemiş bir özgürlük savaşı vermek zorundayız. Çok yakın gelecekte dünyanın hiç yaşamamış olduğu toplumsal değişimlere tanık olacağız. İşte bu nedenle içinde bulunduğumuz dünyada yaşanan her şeyi belgeleme görevi öncelikle biz yazarlarda olmalı. Deneyimlerimize dayanarak kendi yaşamımızı ele almamız bile – ben bunu bir biyografiyle gerçekleştirmeyi tasarlıyorum – şu günlerde roman yazmaktan daha etkili olur. İçinde yaşadığımız süreçte en büyük dahinin de olup bitenleri çok başarıyla anlatacak bir yapıt yaratabileceğine inanmıyorum. Günümüzün en başarılı edebiyatçısı, ustamız kabul ettiğimiz tarihin yanında öğrenci ve uşak olmak zorunda."

Bu günlerde üzerinde çalışabildiği tek yapıtın öz yaşam öyküsü olduğunu belirten Stefan Zweig ona "Üç Yaşam" adını vermeyi düşündüğünü söylüyor ve bunu da şöyle açıklıyor: "Büyükbabamın bir yaşamı oldu, babamın bir yaşamı oldu. Ben de şimdiye dek en az üç yaşam yaşadım. İki büyük savaşa tanıklık ettim, bir devrimi geride bıraktım, devaülasyon yıllarını yaşadım, sığınmacı oldum ve açlık nedir gördüm. Fransız devrimi ve Napolyon savaşlarını, reformasyon sürecini... Bunların hiçbirini günümüzle kıyaslayamayız. Biz yaştaki nesil insanlık tarihinde hiçbir dönemde böylesine ardı ardına ve büyük değişiklikler yaşamamıştır."

Konuyu değiştirip 1920’li, 1930’lu yıllarda dünyada en çok okunan yazar olduğuna değiniyorum. Stefan Zweig, yapıtlarının bugüne dek hemen hemen bütün dillere çevrildiğini, onların ‘evrensel’  olduğunu söylüyor: "Hitler gelince bütün kitaplarımın Almanya’da yayınlanmasını yasaklamıştı. Onlar şimdi İtalya’da da yasak. Bakarsınız haftaya Fransa da yasak getirir! Fince ve Lehçe çevirileri azaldı. Her geçen hafta bir ülkeyi yitiriyorum."

Zweig bunu günümüzde o kadar önemli bulmuyor. Ona göre önemli olan yazdıklarının az da olsa bazı ülkelerde yayınlanmaya devam etmesi. Zweig, Amerika’da insanların özgürlüğün ölümüne hep karşı çıkacağı inancında. 

"Özgürlüğün günün birinde ülkenizde de yok olacağını ben aklımın köşesinden bile geçiremiyorum! Çok eminim o, günü geldiğinde Fransa’da da yeniden canlanacak. Amerika’daysa özgürlük hiç yitirilmeyecek, yok olmayacak." 

Stefan Zweig şu günlerde ‘ziyaretçi vize’siyle Amerika’da kalıyor. Yakında konferanslar vermek için birkaç haftalığına Güney Amerika’ya gitmeyi amaçlıyor. Sonra da doğru İngiltere’ye dönecek. Orada olup bitenleri kaçırmak istemiyor. Başlamış olduğu öz yaşam öyküsü için de: "Her zamanki gibi amaçladığımın dört katını yazıyorum" demeden edemiyor. "Belki yazarlık yaşamımda ilk kez kendim için yazıyorum. Aklıma gelen her şeyi kağıda döküyorum. Ben, bütün gün yorulmadan çalışan ve yazdıklarıyla hep mutlu olan bir yazarımdır. Bu nedenle her yapıtım bittiğinde çok uzundur. Başkalarının yazdıklarını okurken, eğer konu dağılmaya başlarsa – bu kendi yazdıklarım için de geçerlidir – çok huzursuz olurum. İşte bunun için de baskıdan önce okuyup elden geçirdiğim müsveddelerde çok bölümü mutlaka kırparım. Gereksiz gördüğüm bütün kelimeleri çıkarır, cümleleri elimden geldiğince kısaltırım."

Çeviri: Ahmet Arpad

20 Şubat 2017

Stefan Zweigs Werke sind auch für den türkischen Leser unerlässlich und unverzichtbar

Die Internationale Stefan Zweig Gesellschaft (ISZG), 20. März 2017

Von Ahmet Arpad (*)

Burhan Arpad (1910-1994), Schriftsteller, Journalist und Übersetzer, besucht ab 1948 jedes Jahr Salzburg anlässlich der Festspiele, sitzt immer wieder im Stammcafé von Stefan Zweig. Er lässt sich vom langjährigen, legendären Ober Fritz bedienen, unterhält sich mit ihm über seinen Stammgast Stefan Zweig. Und eines Tages geht er in das Kleidergeschäft Gollhofer am Mirabellplatz. Der Laden ist voll. Er stellt sich Herrn Gollhofer sen. vor und äußert seinen Wunsch, das Paschinger Schlössl, wenn auch nur vom Garten aus, zu besuchen. Herr Gollhofer wird gleich nervös und meint, er dürfte die Hausbewohner nicht stören. Auf die Frage hin, ob er ihn gelegentlich nicht begleiten könnte, steigt seine Nervosität. Er reagiert schroff. Seinetwegen wird er den Laden nicht verlassen. Vielleicht durch einen Anruf ihn ankündigen? Telefon sei im Obergeschoss, man hört es kaum. Er könnte ja am Gartentor läuten, sagt Burhan Arpad... Am Gartentor sei keine Glocke, außerdem würde im Garten ein großer Hund herumspringen. Herr Arpad verlässt enttäuscht Gollhofers Laden.

Burhan Arpad ist der erste Zweig-Übersetzer der Türkei. Es fing 1943 mit "Sternstunden der Menschheit" an. Dann kamen "Verwirrung der Gefühle", "Der Amokläufer", "Schachnovelle" "Briefwechsel: Stefan Zweig – Friderike Zweig", "Die Welt von Gestern", "Joseph Fouché" dazu. Auch unzählige Novellen und Erzählungen erfreuten in seiner Übersetzung den türkischen Leser. Durch ihn wurde Stefan Zweig in der Türkei bekannt und beliebt! Zweig ist leicht lesbar, er erzählt alles, ob Romane, Essays oder Novellen einfach und ungeschminkt. Die schwersten Themen kommen bei ihm leicht und verständlich hinüber. Das ist einer der Gründe, warum der türkische Leser Zweig mag. Ich glaube,  er denkt bei Zweig: "Er ist einer von uns!" Denn seine Erzählweise passt dem Naturell der Leser in der Türkei.

Nicht nur seine Romane und Novellen, auch seine Essays, vor allem aber seine Biographien sind in der Türkei sehr beliebt. "Drei Meister" gehört zu den meistverkauften Zweig-Biographien. Seine Einmaligkeit beweist er auch in den sehr beliebten Werken wie "Drei Dichter", "Joseph Fouché", "Triumph und Tragik des Erasmus von Rotterdam", "Maria Stuart", "Balzac" und "Magellan". Diese weltbekannten Zweig-Werke sind in der Türkei in mehreren Auflagen erschienen. Für viele Zweig-Leser sind diese Biographien bevorzugte historische Quellen. Seine Werke sind für den türkischen Leser von Optimismus erfüllt. Er ist der Autor der Hoffnung! Zweig glaubt immer an die Macht des Friedens und der Güte. Er ermutigt und tröstet den Leser; gibt ihm in hoffnungslosen Momenten Lebensfreude. Zweig ist der Autor der kritischen, humanistischen und friedfertigen Menschen...

Seit dem 1. Januar 2013 sind die Urheberrechte von Zweig frei. Der türkische Buchmarkt wurde mit unzähligen Werken des weltbekannten Autors – zum Teil mehrfach – in kürzester Zeit überschwemmt. Es gibt mehrere türkische Verlage, die verschiedene Zweig-Bücher herausbringen, die leider jeweils von verschiedenen – meistens unbekannten – Übersetzern ins Türkische übertragen wurden. Meiner Meinung nach kann man bei einer solchen Verlags- und Verkaufspolitik nicht nur von Respektlosigkeit gegenüber den Werken von Stefan Zweig, sondern auch gegenüber seinen Lesern reden... Ein guter, erfahrener Zweig-Übersetzer stützt sich auf eine sehr intensive Kenntnis seiner Werke, seiner Sprache, seiner Ideenwelt und seiner Biographie... Mit einer solchen Verlags- und Verkaufspolitik kann dies leider nicht verwirklicht werden.

Stefan Zweig verfolgte sein Leben lang folgende Ideologie: "Ein gemeinsames Europa mit einer gemeinsamen Kultur." Das macht ihn für den türkischen Leser so wertvoll. Seine Darstellungen in Romanen und Novellen sind sehr bildlich und meisterhaft. Der Leser glaubt, die Person oder die Landschaft steht direkt vor ihm. Wegen seiner Empfindsamkeit, seiner hervorragenden Beobachtungen und seiner zukunftsorientierten Sichtweise ist er als Autor auch für den türkischen Leser unerlässlich und unverzichtbar.

________________________________________

(*) Ahmet Arpad, geboren 1942 in Istanbul, Sohn von Burhan Arpad, kam nach dem Abitur auf dem Österreichischen St. Georg Kolleg und einem Germanistik-Studium an der Universität von Istanbul 1968 nach Deutschland. Der Freie Journalist, Fotograf (35 Einzelausstellungen) und Übersetzer Ahmet Arpad hat bis heute über 50 Werke namhafter Autoren ins Türkische übertragen. Vor allem Heinrich Böll, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Gerhart Hauptmann, Anna Seghers, Pablo Neruda, Thomas Bernhard, Harry Mulisch und Johannes Mario Simmel. Ihre  Romane, Essays, Novellen und Theaterstücke fanden durch Ahmet Arpads Übersetzungen eine größere Leserschaft in der Türkei. Die von ihm bevorzugt übersetzten und in der Türkei mehrfach aufgelegten Werke sind meistens gesellschaftskritisch.

 Ahmet Arpad ist langjähriges Mitglied des Deutschen Presseverbandes, der Internationalen Schriftstellervereinigung (PEN), des Stefan Zweig Centre Salzburg, der Internationalen Stefan Zweig Gesellschaft Salzburg und des türkischen Berufsverbands der Übersetzer (ÇEVBİR). Beiträge des freien Journalisten Arpad erscheinen seit 1986 regelmäßig in der Istanbuler Tageszeitung Cumhuriyet. 

Ahmet Arpad erhielt 2012 den Übersetzerpreis Tarabya in Istanbul. Er wurde für sein "übersetzerisches Lebenswerk" mit dem Hauptpreis ausgezeichnet. Dieser Preis wird seit 2010 gemeinsam vom Auswärtigen Amt der Bundesrepublik Deutschland und dem Ministerium für Kultur und Tourismus der Republik Türkei verliehen. Ahmet Arpad bekam 2016 für die erfolgreiche Übersetzung des Romans "Transit" von Anna Seghers den Talât Sait Halman Übersetzerpreis der Istanbuler Kultur und Kunst Stiftung.

1 Şubat 2017

Abur cuburla karın doyuranlar

TOPLUM Gazetesi, Şubat 2017
 
Her yılın ilk haftalarında doktoruma gidip bir görünüyorum, baştan aşağı bir denetimden geçiyorum! Bu tam anlamıyla bir "teknik bakım"! Tepeden tırnağa, içten dıştan... Doktora gitmek için hasta olmayı beklemeye gerek yok. Hele onlarca yıl çalışan "makine" eskimeye başlayınca "check-up"lar sıklaşıyor, erken tanının önemi artıyor. Bu yıl da her zamanki değişik testlerin ardından görüşmek üzere doktorun karşısına oturdum. Yardımcısının masasına koyduğu dosyadaki bir sürü kâğıda ve grafiğe uzun uzun baktıktan sonra başını kaldırıp gülümsedi ve her yıl söylediğini tekrarladı: "Yaşınıza göre iyi sayılırsınız! Her şey yolunda." Ve ben tam rahatlamış doktora veda etmeye hazırlanırken: "Sizinle konuşmak istediğim bir şey daha var!" dedi. Bu kez gülümsemiyordu. Ciddileşmişti nedense. "Hayrola?" diye sordum, biraz meraklı, biraz da ürkek. "Merak etmeyin, pek sizinle ilgili değil" dedi. Gülümsemesi yüzüne geri gelmişti. "Bu yıl da kalın bağırsak kanseriyle ilgili bir kampanya başlattık da... Elli yaş üzeri bütün hastalarımızın dikkatini bu ölümcül hastalığa çekiyoruz. Sizde yapılan testlerde herhangi bir şey görülmedi, fakat bir de kolonoskopiyle yapalım. Ne dersiniz?"

Abur cuburla karın doyuranlar

Günümüz Almanya'sında çoğu insan sağdan soldan aldığı abur cuburla ayaküstü karın doyuruyor. Yeni yılın ilk haftasında Almanya Tarım Bakanlığı '2017 Beslenme Raporu'nu açıkladı. Bu rapora göre Almanya'da toplumun %41'i akşamları 'dondurulmuş pizza' veya sadece ısıtılacak 'hazır yemekleri' yeğliyor. Bu rakam daha bir yıl önce %32'ymiş!  Ancak bu gibi hazır yemeklerde sağlığa zararlı yüksek oranda tuz, şeker ve yağ olduğu da raporda belirtiliyor. Almanya'da gittikçe daha çok insan, genci yaşlısı, zengini fakiri, kadını erkeği, sokakta, trende, otobüste, tramvayda, metroda bir şeyler yiyip içiyor. Son yıllarda kıyıntı büfelerinin sayısının gittikçe artması da dikkat çekici. Günün her saatini dolu dolu geçirenler akşama mutfağa girip yemek pişirmek istemiyor. Ancak bu kötü alışkanlığın sonucu yanlış beslenen toplumu yakın gelecekte değişik hastalıklar bekliyor. Bu hastalıkların başında da bağırsak kanseri geliyor! Almanya'da her yıl yetmiş üç bin insan kalın bağırsak kanserinden ölüyor!

Yorgunluk, iştihsazlık, kilo verme, dışkıda kan, kabızlık gibi belirtilerle başlayan bağırsak kanserine yakalanmamanın tek yolu doktorumun da söylediği gibi belli dönemlerde yapılan testler. Almanya'da yapılan açıklamalara göre bu hastalığa yakalanma riski (en çok da erkeklerde) 40 yaşından başlayarak her on yılda bir ikiye katlanıyor! Tarama testindeki erken tanıyla eski sağlığına kavuşma şansı yüzde doksan, hastalık ilerledikten sonra ise bu şans yüzde kırka düşüyor. Hastada bu kanser tespit edildiğinde bağırsakta tümörlü olan parça – kimi zaman 30 santime kadar – ameliyatla alınıyor. Doktorum, sohbete dönüşen konuşma sırasında büyük medya patronu Burda'nın bu amaçla 2001 yılında kurmuş olduğu büyük vakfa da dikkatimi çekiyor.

Bu ölümcül hastalığın nedenlerine gelince, en büyük tehlike günümüz insanlarının yanlış beslenmesinde yatıyor! Beslenme alışkanlığının giderek endüstriyel gıda maddelerine kayması bağırsak kanseri riskini arttırıyor. Alkollü içkiler, sigara, çok kırmızı et, yağlı yemekler, fast-food, düzensiz beslenme ve az hareketli bir yaşam bu ölümcül hastalığın başlıca nedenleri. Az lifli besin maddeleriyle bol sebzeyi, baklagilleri, bol meyveyi ve kepekli unla yapılmış yiyecekleri tüketenlerin, kırmızı et yerine tavuk ve balık etini yeğleyenlerin kalın bağırsak kanserine yakalanmaları hemen hemen mümkün değil! "Ben onlarca yıldır hep böyle besleniyorum, yine de mi kolonoskopik test?" diye soruyorum. "Biliyorum" oluyor yanıtı, "fakat yine de bir düşünün derim!"

Stefan Zweig, büyük hümanist

AVRUPA Kültür ve Sanat Dergisi, Şubat 2017

20. yüzyıl Alman Dili Edebiyatı'nın en ünlü yazarlarından biri olan Stefan Zweig‘ı 75. ölüm yılında, onun sayısız yapıtını dilimize kazandırmış olan Ahmet Arpad'ın satırlarıyla anıyoruz.
AHMET ARPAD


Avusturyalı gazeteci, romancı, oyun ve biyografi yazarı Stefan Zweig, 1881 yılında Viyana'da doğdu. Viyana ve Berlin'de eğitim aldı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Yahudi asıllı babası, Avusturya'nın Moravia eyaletinden Viyana'ya yerleşmiş bir tekstil fabrikatörü idi. Ağabeyi, fabrikayı ilerde devralmak için babasının yanında yetiştirilirken onu Viyana üniversitesine yolladılar, felsefe okusun, aileden daha "kültürlü" biri çıksın diye. Üniversite yılları genç Stefan Zweig için özgürlük yılları oldu. Bir süre Berlin'de kaldı, sanat ve edebiyat çevreleriyle ilişkiler kurdu. Sonra Belçika'ya geçti, o günler Avrupası`nın en ilginç şairlerinden Emil Verhaeren'le tanıştı, ilerde onun yapıtlarını Almancaya çevirdi. 1904 yılında üniversiteyi "Herr Doktor" unvanı ile bitirdi. Daha liseye gittiği günlerde Viyana kahvelerinin sanat ve kültür havasını içine çekmiş, kentin ünlü edebiyatçılarıyla yakınlık kurmuştu. Stefan Zweig ilk şiir ve nuvellerini yazdı. Babasının varlıklı olması onu geçim sıkıntılarından uzak tutuyordu. 1907'de ailesinin yanında ayrıldı ve Viyana'nın III. bölgesinde kendine bir kat kiraladı. İkinci şiir kitabı "İlk Çelenkler" ona Bauernfeld Ödülü'nü getirdi. Bütün hayatını yazıya adadı.

Politikacılara karşı savaşı
Zweig bir yandan politik davranışlarıyla politikacılara karşı düşün savaşı verdi, bir yandan da yeni eserler yarattı. Toplu şiirlerini yayımladı, deneme kitapları ve nuvelleri basıldı. Stefan Zweig eserleri artık büyük ilgi görüyor, yeni baskıları yapılıyordu. 1919 yılında eşi Friderike'yle Salzburg'a taşındı. Zweig'la evlenmek için ilk eşinden ayrılan Friderike evin onarımından sekreterliğe kadar birçok işin üstesinden geliyordu. Stefan Zweig da bir yazar olarak özgürce yaşamasını sürdürdü, sık sık yolculuklara çıktı. Gittiği her yerden Friderike'ye mektuplar yolladı. Yazarın altmış bir yıllık yaşamında 1924-1933 arası yılların olağanüstü bir yanı vardır. Zweig'ın ünü o yıllarda dünyanın dört bucağına yayılmakta, öyküleri, biyografileri, denemeleri, romanları sadece Amerika ve Avrupa'da değil Asya'da da büyük ilgi görmekteydi. Çıktığı yolculuklar arttı, her ülkede dostlar edinmeye başladı. Avrupa kültürü yoluyla daha iyi bir dünya amacını gerçekleştireceğine inanmaktaydı. Ancak 1933'te Almanya'da diktatör Hitler‘in işbaşına gelmesiyle bütün düşleri karmakarışık oluverdi. Aydınlar ve sosyalistler tutuklanıp kamplara atılırken, sokaklarda yığın yığın kitaplar yakıldı. Yakılan kitaplar arasında onun da eserleri vardı. Stefan Zweig'ın adı "safkan olmayan insanlar" listesinde yer aldı, eserleri yasaklandı. Mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona erdi. Tedirginlikleri giderek arttı. Anadiliyle eserler vermek olanağının azalmakta olduğunun farkındaydı. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını zamanla yitireceğini de biliyordu.

Hitler'le gelen bunalım
Özgürlük düşkünü Zweig için tek çıkar yol ülkesini terk etmekti. Bir süre için İngiltere'ye yerleşti. Ancak kendini burada da rahat hissetmedi. 1938 yılında eşi Friderike'den boşandı. 13 Mart 1938'de Hitler'in Viyana'ya girmesiyle anavatanı Avusturya politika haritasından silindi. Yarım yüzyıl boyunca kendini bir dünya yurttaşı sayan Stefan Zweig artık "vatansız kişi"ydi. O, Avrupası'nı yitirmişti. Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler'in güçlenmesi Stefan Zweig'ı daha çok bunalımlara soktu. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği "kültür Avrupası" düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştı. 1940'ta İngiliz vatandaşı oldu ve ikinci eşi Charlotte Altmann‘la Brezilya'nın Petropolis kentine yerleşti. Ancak orada da mutluluğa erişemedi. Yorgun ve bezgindi. 17 Eylül 1941'de ilk eşi Friderike'ye şu satırları yazdı: "Burada Avrupa'yı unutabilirsem, evimi, kitaplarımı ve her şeyimi yitirdiğimi aklımdan çıkarabilirsem, üne ve başarıya boş verebilirsem, Avrupa'da insanlar açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken bu Tanrı bağışı ülkede yaşayabilmek iznine kavuştuğumdan ötürü mutlu olurdum... Fakat Avrupa'dan gelen haberler pek korkunç. Dünyanın bugüne değin görmediği dehşetler dolu bir kış olacak. Burada geçireceğim aylarda otobiyografimi bir gözden geçireceğim..."

"Savaşlardan nefret ederim"
O, Avrupa kültürüne ve hümanist bir dünya görüşüne inanırdı. Avrupa'nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve hayal kırıklıkları nedeniyle 1942 yılında 22 şubatı 23 şubata bağlayan gecede karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Türkiye'de en çok okunan yabancı yazarlardan biri olan Zweig'ın, Yıldızın Parladığı Anlar, Dünün Dünyası, Amok Koşucusu, Satranç, Rotterdamlı Erasmus, Joseph Fouche, Sabırsız Yürek, Balzac gibi çok sayıda eseri dilimize çevrildi. Stefan Zweig'ın hayat hikâyesi olan "Dünün Dünyası" eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır." Brezilya'nın dağ kasabası Petropolis'te intihar eden Stefan Zweig'ın, dünyadaki bunca acının ardından artık sabahı bekleyecek gücü kalmamıştı... İnsancıl ve savaş karşıtıydı Stefan Zweig. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. "Savaşlardan nefret ederim," derdi. "Savaşlar yüz binlerce çocuğu öksüz bırakır. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez.“ Dünün Dünyası'nda 1920'li, 1930'lu Salzburg yıllarını: „Sanatla, mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği o günler ne zengin, ne renkliydi!" diye anlatır. "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o yıllarda. Fakat sonra, hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik..."

Bir umut yazarı 
O, insancıl ve savaş karşıtıydı. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Stefan Zweig, Freud psikoanalizini uyguladığı öykülerinde olay ve kişi davranışlarını, kişilerin düşün dünyalarını, en önemsiz sayılabilecek ayrıntılara kadar işlerken yalın bir lirizm, vurucu bir gerilim sağlamayı ustalıkla başarır. Anlattıkları çoğu kez onun psikolojik - edebi deneyimleri, kişi olarak yaşadıklarıdır. Kimi yapıtında karşımıza çıkan alışılmamış kişilikteki insanlar ise yazarın gözüpek heveslerini kamçılayarak onu yaratıcılığa sürükleyen karakterlerdir. Stefan Zweig yapıtlarında bir şeye hep sadık kalır: Doğruya ve insancıllığa dikkatimizi çeker, karşıtlar arasında aracı rolünü üstlenir. Okurunu inandırıcı gücüne, anlatımı ve diliyle ulaşır. Zweig iyimserdir, o bir umut yazarıdır. Özellikle öyküleriyle okuru hep yüreklendirir, ona yaşama sevincini götürür.

1. Dünya Savaşı‘nın yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından görmüştü. İnsanların kurtuluşu, mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün kurtarılması gerekliydi. Zweig'a göre liberal toplum düzeni toparlanmalı, insanlar yanlışlardan dönmeli ve böylece daha iyi yarınlara ulaşmalıydı. Bunun için de en başta Avrupa aydınları ve sanatçıları aralarında anlaşmalı, işbirliği yapmalıydı. Bütün ülkelerde generaller sadece taş anıtlar olarak akıllarda kaldığı gün insanlar özgür ve mutlu olacaktı. Franz Werfel'e yolladığı son mektupların birinde çok kötümserdi: „Dünyamızın yıkımı bütün hızıyla sürüp gidiyor. Savaşın bombalarıyla çöken her evle ben de çöküyorum.“ Bu hümanist insan için savaş bir dünya cehennemiydi.

„Bir yazar, sansür yaşamadığı sürece inandığı yolda yürümek zorundadır… Bitkiler gibi insanlar da uzun süre köksüz yaşayamaz…" diyen dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında yazar ve düşünür kişiliğini yitirip ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig'ları ölüme sürüklemiştir! Barışın ve  iyiliğin üstünlüğünü hep umut etmiş olan Stefan Zweig nasyonal sosyalizmin ve Hitler diktatörlüğünün kurbanı olmuştu. Avusturya'nın bu en ünlü yazarının özgürlüklü görüşleri huzursuz yüzyılımızda her zamankinden daha çok geçerli! Ünlü "Berlin-Aleksander Alanı" romanının yazarı Alfred Döblin, Hitler diktatörlüğü yıllarında söylediği: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar" sözleriyle ezilmek istenen Zweig ve dostlarına destek olmak istemişti.

Stefan Zweig'ın yaşamına son vermesinin ardından: "Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi..." diye oldukça üst perdeden yazmıştı Hitler yandaşı Salzburg Eyalet Gazetesi. 20. yüzyılın bu insancıl ve savaş karıştı edebiyatçısının büstü Salzburg'da, Kapuziner manastırının önünde biraz hüzünlü, biraz düşünceli karşıdaki villasına bakıyor...

15 Ocak 2017

İmana gelmişlerin cemaati...

TOPLUM Gazetesi, Ocak 2017
AHMET ARPAD

Güzel bir mezarlık. Bakımlı. Her yerde çiçekler. Pek çeşitli değil, aynı cinsten. Beyaz ve kırmızı begonyalar süslüyor mezarları. Mezar taşları da tekdüze. Alçak, gri ya da kara taştan. Hepsi de eğik, arkaya doğru. Üzerlerindeki yazılar göky üzüne bakıyor. Arkada bir köşede, duvara yakın, Johannes Hesse ile kızı Marulla'nın, az ötede büyük kızı Adele ile eşinin mezarları. Hermann Hesse' nin babası ile kız kardeşleri... Yanımdaki tanışla büyük demir kapıdan çıkıyoruz. Stuttgart'ın banliyösü Korntal ilginç bir yer. Günlerden pazar, saat on bire geliyor. Sokaklar bomboş. Bay Wilhelm uzun yıllar Korntal lisesinin müdürlüğünü yapmış. İlginç şeyler anlatıyor. "Burada yaşayanların çoğu Din Kardeşleri Cemaati üyesidir" diye konuşuyor. "Bu cemaati 1819 yılında Protestan kilisesinden ayrılan Gottlieb Hoffmann kurmuş. Kendisine inanan 70 aileyle Korntal'da 300 hektar araziyi ortak satın alıp yerleşmiş." Giderek güçlenen bu cemaatin insanları İsa' nın ve onun dininin buyruklarına uygun yaşayan Piyetistler. "Kimi dinbilimcilerine göre Katolikler için Roma neyse, Piyetistler için de Korntal odur" diye tanış devam ediyor.

Az sonra büyük bir alana çıkıyoruz. İki yapı hemen dikkati çekiyor. Eski ve heybetli. Bay Wilhelm'in söylediğine göre sağdaki dua salonları, soldakini de toplantılar için kullanıyorlar. İçinde büyük bir lokanta ile otel odaları var. "Biraz sonra duadan çıkarlar" diyor. "Gel seninle lokantayla oteli gezelim." İçeri giriyoruz. Her yer bir tuhaf. Mobilyalar, duvarlardaki resimler, perdeler, dolaşan insanların giyimleri. Sanki zaman burada 40 yıl önce durmuş. Her şey konserve olmuş. Tanış içimin sıkıldığını fark ediyor. "Haydi gel, gidelim," diyor. Dışarıda rahat bir nefes alıyorum. Az sonra büyük dua salonunun kapıları açılıyor. İnsanlar akın akın çıkıyor alana. Suskun ve dudaklarında mutlu bir gülümseme var hepsinin. Uzaktan görünümleri tekdüze. Çoğu orta yaşın üstünde. Giyimleri pastel renklerde, pahalı değil, kadınlar ya etek-ceket ya da etek-bluz giymiş. Pantolonlusu göze çarpmıyor. Nedenini soruyorum bay Wilhelm'e. "Piyetistler böyle giyinir" diye konuşuyor. "Okula gönderdikleri kızları da etek ve uzun çoraplar giyer." Duadan çıkanlar, öğle yemeğinde bir araya gelmeden önce alanda gruplar oluşturup aralarında sohbete dalıyorlar. Ben bu arada tanışa yönelttiğim soruları arttırıyorum. O da sabırla anlatıyor: "Aralarına her önüne gelen Hıristiyanı almıyorlar. Zihniyet değişimi geçirmiş, kutsal ruhun değiştirdiği, yeniden doğuşu yaşamış, yepyeni bir insan olmuş kişiler bu cemaate üye kabul ediliyor..."

Günlük yaşamlarını İsa'nın buyruklarına göre düzenleyen Din Kardeşleri cemaatine göre sözde Hıristiyanlar imana gelmişlerden sayılmıyor! Sokakta pek göze batmayan, silik görünümlü insanlar cemaat üyeleri. Ancak meslekleri gereği toplumda etki alanları geniş. Çoğu işveren, avukat, doktor, mimar. Tümü de varlıklı. Kadın sözünün pek geçmediği cemaatin sahip olduğu mal-mülke herkes ortak. Korntal ve çevresinde büyük araziler onların. Aileler çok çocuklu. Hindistan'da uzun yıllar misyonerlik yapmış olan baba Hesse'nin yattığı mezarlık bu cemaatin. Ölüler beyaz tabutlarda gömülüyor. "Kurucuları Hoffmann'ın oğlu Christoph' un 19. yüzyılın ortalarında Templer kolonisini kurduğu İsrail'le araları hep iyi" diye anlatıyor tanış büyük alandan ayrılıp, otomobili park ettiğimiz arka sokağa doğru yürürken. "Başka ülkelerde de şubeleri var. Kuzey İtalya'da, Kanada'da, Afganistan'da, Kamerun'da, Güney Almanya'da..." Sayısız misyonerlik kuruluşu ile ortak çalışıyorlar. Bunlardan biri de bundan10 yıl önce İstanbul'a din kitapları sergileyen gemiyi yollayan, Türkiye'de misyonerlik çalışmaları yaptığı bilinen Operation Mobilisation!

3 Ocak 2017

Yazarımız Ahmet Arpad'a Talat Halman Çeviri Ödülü

Toplum Gazetesi, Ocak 2017

1968 yılından bu yana Almanya'da yaşayan çevirmen Ahmet Arpad, orta ve lise öğrenimini Alman ve Avusturya okullarında tamamladı. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde üniversite eğitimi aldığı esnada babası kıymetli çevirmen ve gazeteci Burhan Arpad'ın da desteğiyle kitap çevirileri yapmaya başladı. İlk kez Heinrich Böll'ün Palyaço romanının çevirisiyle edebiyat dünyasına giren Arpad, bugüne kadar Hermann Hesse'den Anna Seghers'e, Pablo Neruda'dan Thomas Bernhard'a, Harry Mulisch'ten Stefan Zweig'a ve Robert Musil'e kadar eserlerinde ‘hümanizmin' öne çıktığı pek çok yazarın eserlerini Almancadan Türkçeye çevirdi. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından geçtiğimiz yıl verilmeye başlanan Talât Sait Halman Çeviri Ödülü'nün bu yılki sahibi Ahmet Arpad oldu. Anna Seghers'in Everest Yayınları'ndan çıkan Transit romanının çevirisiyle bu ödüle değer görülen Arpad'la yaptığımız görüşmede çeviri tecrübelerini, Türkiye'deki yayın piyasasını, babasıyla çeviri özelindeki ilişkilerini, çeviri uğraşının zorluklarını konuştuk. Cansu Canseven sordu, Arpad yanıtladı.

Soru: Talât Sait Halman Çeviri Ödülü, ilk ödülünüz değil. 2012 yılında Almanya Federal Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Goethe Enstitüsü, Robert Bosch Vakfı ve S. Fischer Vakfı tarafından ortaklaşa verilen Tarabya Çeviri Ödülü'ne de layık görülmüştünüz. Hem Talât Sait Halman Çeviri Ödülü özelinde hem de genel olarak "çevirmen ödülleri” konusunda neler düşünüyorsunuz?

Ahmet Arpad: "… Bunlar ikisi birbirinden farklı ödüller tabii. Tarabya Ödülü bundan dört sene önce benim genel çeviri çalışmalarıma verilen ödüldü. Hem Alman hem Türk hükümeti bu ödüle katkıda bulundu. Talât Sait Halman Çeviri Ödülü de tek bir çeviriye verilen bir ödül. Halman Bey'i ben uzaktan da olsa tanırdım. Çok değer verdiğim bir kişiydi. Her iki ödülü de çok değerli buluyorum, bilhassa Türkiye'de çevirmenlere ödül verilmesini çok önemli bir konu olarak görüyorum. Çevirmenler onlarca yıl zorluk içinde çalışmış kimseler, fakat benim son kırk yıllık gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki yayıncılar bu konuya ağırlık vermiyorlar, çevirmenlerin üzerinde pek durmuyorlar. Hiçbir zaman çevirmenlerin bu çalışmaları değerlendirilmedi. Belki bu ödülle birlikte ileriye doğru güzel bir geçiş olur. Umuyorum bu iyi ve kalıcı bir girişim olur. Çevirmenlere ve çeviriye değer verilmesini çok önemsiyorum."

Soru: Bu sayede çevirmenin biraz olsun görünür olması da sağlanıyor, öyle değil mi?

Ahmet Arpad: "…Çevirmen en az yazar kadar değerli bir kişi. Bir köprü durumundadır. Çevirmen olmadığı zaman hiçbir kültür, diğer bir kültürü tanıyamaz. İngiliz, Alman ya da Fransız kültürünü Türkiye'deki okura tanıtan, ona bütün kapıları açan çevirmendir. Ben hatta bir zamanlar Orhan Pamuk'a Nobel Edebiyat Ödülü verildiğinde çevirmenine de ödül verilmesi gerektiğini söylemiştim."

Soru: Anna Seghers'in Transit romanının çevirisiyle bu ödüle değer görüldünüz. Adını bilmediğimiz bir anlatıcının gözünden, intihar etmiş bir yazarın hikâyesi üzerinden mültecilik, sürgün, kaçış gibi güncel konulara da değinen bu romandan bahseder misiniz?

Ahmet Arpad: "Değişik bir anlatımı var romanın, beni ilk çeken o oldu. Yazarın daha önceki Karar ve Güven adlı romanlarını da çevirmiştim, Transit'i bana çevirmem için teklif ettiklerinde severek kabul ettim. Günümüzdeki mültecilerin de yaşadığı sorunlarını işliyor. Yazar da bir zamanlar mülteci olarak Meksika'ya kaçmıştı. Bu romanda değişik bir anlatım kullanıyor."

Soru: Heinrich Böll'den Thomas Bernhard'a, Stefan Zweig'tan Hermann Hesse'ye, Pablo Neruda'ya kadar pek çok önemli yazarın eserlerini Türkçeye kazandırdınız.  Bu eserler arasında öykü, roman ve tiyatro gibi farklı edebî türler de bulunuyor. Çeviri süreçlerinizi düşündüğünüzde türler arasında bir ayrım yapabilir misiniz?

Ahmet Arpad: "Ben çok yönlü çeviri yaptım. İsmini saydığınız yazarların her biri birbirinden çok farklıdır  fakat bunların çok önemli bir ortak yanı var. Çevirdiğim bütün yazarlar insancıl yazarlar.  İnsan seven yazarlar onlar. Gerek Zweig'ta gerekse Seghers'te bunu görmek mümkün. Hepsi halkın, çoğunluğun amaçlarını ve hedeflerini anlatıyor. Savaş karşıtı, sosyal görüşlü, toplumcu yazarlar. Bu nedenle  bir metni çevirmeye karar verirken buna çok önem veriyorum."

Soru: Peki, babanızla çevirilerle ilgili ne tür sohbetleriniz olurdu? Size yol gösterir miydi çevirilerde?

Ahmet Arpad: "İstanbul Üniversitesi'nin Alman Dili ve Edebiyatı bölümüne gittiğim yılarda bana çeviri yapma önerisini getiren babam olmuştur. Yaptığım ilk çeviri de Heinrich Böll'ün Palyaço'suydu. Ben zaten bu çeviriyle piyasaya girdim. Babam beni hep manen desteklemiştir, hiçbir zaman yaptığım çevirileri okuyup da "Şunu şöyle yap” dememiştir. Beni o konuda serbest bırakmıştır. Metni çevirmeden önce ya da çevirdikten sonra üzerinde konuşurduk fakat hiçbir zaman çevirime karışmamıştır. Anlatımımla, metinle ilgili bir şey söylemezdi. Beni dolayısıyla öneren, piyasaya sokan babam olmuştur."

Soru: Zamanında Türkiye'den Almanya'ya göç etmiş pek çok insanın olduğunu, Almanya'da Türkiyeli pek çok insanın yaşadığını düşündüğümüzde, Almancadan Türkçeye çeviri yapabilecek çevirmen bulmanın kolay olacağına dair bir algı var toplumda. Fakat yayınevleri bu konuda hâlâ sorun yaşıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Ahmet Arpad: "Almanya'da yaşayan Türklerin kolay çeviri yapmalarını beklemek pek mümkün değil, çünkü Almanya'da büyüyen, yetişen nesil her iki dili de yarı yarıya konuşuyor diyebiliriz. Hatta büyük bir çoğunluğu Almancayı Türkçeden daha iyi konuşur. O yüzden Almanya'da büyüyen, Almancayı iyi bilen birinin Türkçeye çeviri yapmasını biraz zor görüyorum."

Soru: Aslında bu durum çevirinin, dil bilmenin de ötesinde bir yetkinlik gerektirdiğini de göstermez mi?

Ahmet Arpad: "Tabii, bir temel kültür gerekir öncelikle. Yazarı iyi tanımak gerekiyor, o kişinin edebiyata yakın olması lazım. Çevirmenin ayrıca bir anlatımının,  kendisine ait bir sesi olmalı."

Soru: Peki, siz uzun yıllardır Almanya'da yaşıyorsunuz. Bunun çevirilerinize katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?

Ahmet Arpad: "Ben Almanya'da yaşayarak Almanca edebiyatı Türkçeye kazandırmış olmayı kendi açımdan çok olumlu buluyorum. Alman kültürünü orada yaşayarak daha iyi tanıyorum, bir de bende babadan gelen bir birikim var sanıyorum, çevirirken kolay anlıyorum yazarın söylemek istediklerini.  Açık söyleyeyim, eğer Türkiye'de yaşasaydım bu kadar kolay çeviremezdim. Almanya'da Almancayı günlük hayatta kullanıyorum, gazete okumaktan televizyon seyretmeye kadar. Orada benim bir Türk çevrem de var, Türkçemi de kullanıyorum.  Aynı zamanda otuz yıldır Cumhuriyet'e yazı da yazıyorum. Bunun verdiği bir altyapı var."

Soru: Çevirmenlerin ötelendiğinden, kitap tanıtımlarında adının bahsedilmemesinden yakınır dururuz ancak sizin de bir söyleşinizde bahsettiğiniz gibi bu durum ünlü çevirmenler söz konusu olduğunda böyle seyretmiyor. Neden ‘az tanınır' çevirmenler ikincil konumda kalıyor peki?

Ahmet Arpad:  "Bu durum hâlâ ne yazık ki bazı küçük yayınevleri tarafından uygulanıyor. Kitabın ön ya da arka kapağında çevirmenin adını yazmayan yayınevleri var… Kitap tanıtımlarında da çevirmenden söz edilmemesi üzücü. İyi bir şey değil bu. Doğan Hızlan da ara sıra bu konuya değiniyor."

Soru: Çevirilerinize yaklaşımınızı da merak ediyorum. Sadece yazarın metnini Türkçeye aktaran bir görünmez çevirmen olmayı mı yoksa çevirdiği metnin kendi başına bir metin olduğunu kabul ederek kendi sesinizi de hissettirmeyi mi uygun görüyorsunuz?

Ahmet Arpad: "Tabii çevirmen sınırsız özgür çalışamaz, yazara bağlı kalmak zorundadır. Fakat metne ya da yazara ya da yazarın Almancasına yüzde yüz bağlı kalmak da hatalı bir yaklaşım olur. Çevirmenin kendine göre bir özgürlüğü olması lazım.   Bu önemlidir, yazara yüzde yüz bağlı kalırsak o çeviri okunmaz. Mümkün olduğu kadar, az da olsa bir özgürlük gerekiyor."

Soru: Çevirmen olmak isteyen, edebiyat çevirisi yapmak isteyen gençlere öneride bulunmanızı istesem, neler söylersiniz?

Ahmet Arpad: "Hem Almancayı ya da İngilizceyi, hangi dil olacaksa, hem de Türkçeyi çok iyi bilmeleri lazım.  Sadece dil bilmek, çevirmek değildir. Edebî bir eser çevirmesi için çevirmenin genel kültürü olması lazım,  çevirdiği dilin kültürünü, ülkesini tanıması lazım. O bakımdan kendimi şanslı görüyorum…  Eğer yazarla ve metinle  bir yakınlaşma, düşünüş olmazsa hiç çeviri yapmayın daha iyi. Yaparsınız birkaç çeviri, sonrasında kimse okumaz, üzülürsünüz.  İyi Almanca ya da iyi İngilizce bilmek, iyi çevirmen olmak için yeterli değildir."